Gazete yazıları

Cumhuriyet Dergi 01.12.2002'de yayımlandı

Bütün göçmenler izin aylarında memleketlerine giderken Çernobil
sonrasında yaşadığı şehir boşaltılan Natalya doğduğu yerlere gidememenin
burukluğunu yaşıyor. Boston'da yaşayan Cemile Çakır, Natalya Prochenko
ile konuştu.

Çernobilzede Natalya...

*CEMİLE ÇAKIR / BOSTON*

İzin aylarından önce göçmenlerde bir hazırlık başlar, memlekete gitmek,
aileden geride kalanları görmek, özlem gidermek için... Neredeyse bütün
bir yıla yayılır bu hazırlıklar, hediye alışları, aylar önceden
kurulmaya başlayan yolculuk düşleri ve uçak biletlerinin fiyatına göre
ayarlanan yıllık tatiller...

Ama Natasha, göçmen olmasına rağmen, ülkesine gitmeyi aklından bile
geçirmiyor, geçiremiyor, çünkü doğup büyüdüğü topraklarda, Çernobil'e
yakın Chachersk'te artık insan yaşamıyor, özlediği bütün tanıdıkları ise
farklı şehirlere dağılmış durumda. Aynı işyerinde çalıştığımız Natasha,
asıl adıyla Natalya Prochenko, Çernobil sonrasında nakledikleri şehre,
Minsk'e gittiğinde kimseyi bulamamış. Bu yabancı şehirde kalakalmış.
Tanıdıkları ve arkadaşları farklı şehirlere yerleştirilmiş. Memleket
özlemi onun için kâbusa dönmüş.

Onunla işyerinde yemek molasında Çernobil ve göçmenlik üzerine konuşuyoruz.

Natasha, 1961 yılında Belarus, Chachersk'te doğmuş. Ailesinin Yahudi
kökenli olması nedeniyle II. Dünya Savaşı sırasında şehirlerini terk
ettiklerini anlatıyor. Hitler ordularından kaçmak için babaannesi ve o
yıllarda bir çocuk olan annesinin ta Sibirya'ya kadar yürüdüklerini
anlatıyor. Hatta yolda iki gruba ayrılırlar, grubun birisi Hitler
ordusuna yakalanır ve hepsi öldürülür. Onun ailesi ise şans eseri kurtulur.

Öğretmen anne ve babanın çocuğu olan Natasha, 1982 yılında üniversiteyi
bitirir ve 1994 yılında Amerika'ya göç etmelerine kadar önce
Chachersk'te, Cernobil patlaması sonrasında da Minsk'te öğretmenlik yapar.

1986 yılı 26 Nisan'da Çernobil nükleer santralinde patlama olduğunda o,
öğretmenlik yaptığı okulda çocuklara 1 Mayıs hazırlıkları
yaptırmaktadır. O gün oldukça güzel, sıcak bir bahar günüdür. Onlar
nedenini bilmezler ama sıcaklık birdenbire olağanüstü artar. Rüzgârlıdır
hava, sanki fırtına varmış gibi. Onlara kimse bir şey söylemez. O ve
öğrencileri 1 Mayıs gösterilerine hazırlanmak için gün boyu dışarıda
kalırlar. Aşırı sıcak radyasyon yağmuru altında 1 Mayıs gösteri
hazırlıklarına çalışırlar. Patlamanın olduğunu okul müdürü olan kocası
Sasha'nın anne babasından öğrenirler.

Çernobil'den kırk kilometre uzakta oturuyorlardı. 1 Mayıs tatilinde
Sasha'nın ailesini ziyaret etmek için telefon ettiklerinde "Sakın bize
gelmeyin" yanıtını aldılar. Bütün ısrarlara karşın asıl sebebi
açıklamaktan kaçınmışlar, sadece "Gelmeyin" demişlerdi, o kadar. Resmi
açıklama 3 Mayıs'ta yapıldı.

Aradan bir süre geçti. Bir sabah kapıları çalındı. Sasha erkenden evden
okula gitmek için ayrılmıştı. Kapıyı Natasha açtı, Sasha'nın kuzenleri,
ellerinde valizleri ve çocuklarıyla kapının önünde duruyorlardı.
Chachersk'e nakledildiklerini söylediler. Natasha Sasha'nın anne ve
babasını sordu ama bir yanıt alamadı, çünkü onların da haberi yoktu.
Sasha'nın onlara ulaşabilmesi ise saatler aldı.

Onun bulunduğu şehir Çernobil'den iki yüz kilometre uzaklıktaydı.
Önceleri onların şehrinin tamamen radyasyondan uzak ve temiz olduğu
açıklaması yapıldı. Başlangıçta, Çernobil'e daha yakın olan bölgelerden
insanları onların bulunduğu Chachersk'e yerleştirdiler, kamplar kuruldu,
akrabaları ise onların evlerinde kalmaya başladı. Altı ay sonra
Chachersk'in onların geldiği şehirden daha kirli olduğu anlaşıldı.
Gelenler bu kez başka yerlere nakledildi, bazıları bütün tehlikeleri
göze alarak geri döndü ve orada yaşamaya devam ettiler. Onlar ise hâlâ
Chachersk'teydi, çünkü onlar için yeni apartmanların, kalacak yerlerin
hazırlanması gerekmekteydi.

Öğrencilerin her altı ayda bir başka bölge okullarına nakledilmesi
karanlaştırılmıştı. Yaz geldiğinde öğrencileri otobüslere doldurup
ailelerinden ayrı başka şehirlere götürdüler. Ama kimse onların nereye
götürüldüğünü söylememişti ailelere. Öğretmenler bile çocukların nereye
götürüldüğünü bilmiyorlardı. "Benim de çocuklarla gitmem gerekiyordu,
ama ben kendi çocuklarımı götüremeyecektim. Çocuklarım ana okulundaydı
ve başka grupla birlikte gidecekti. Ben de onlara ya çocuklarımı da
birlikte alırım, ya da gitmem dedim. Gitmedim, çocuklarımı alıp uzak
akrabalarımıza gittik" diye anlatıyor o zamanki tepkisini.

Başka bir şehre nakledilmeleri ise yıllar alacaktı. "Bizi ormana
nakledemezlerdi ki" diyor Natasha. Apartmanların yapımı ve onların nakli
ancak 1992'de gerçekleşti ve Minsk'e nakledildiler, onlara bir daire
verildi. Onların nakledilmelerinde küçük oğlunun 1984'de doğmuş olması
önemli rol oynadı. Küçük çocukları olmayanlar ise 1994, 1995 yılına
kadar beklemek zorunda kaldılar. Taşınırlarken mobilyalar da dahil olmak
üzere her şeyi geride bırakmaları gerekmekti. Bu nedenle hiçbir şey
götürmediler yanlarında. Kocasıyla birlikte Minsk'te, yeni yapılan
okulda çalışmaya başladılar. Amerika'ya göçene kadar da o okulda
çalıştılar.

Bu arada çeşitli ülkelerden, çeşitli sağlık örgütlerinin temsilcileri
olan doktorlar gelmeye başladı. Her ay onların sağlık durumunu kontrol
ediyorlar, sayısız test yapıyorlardı. Onlara önerilen yetişkinler için
kırmızı şarap, çocuklar için ise bol bol su, özellikle maden suyu
içmekle sınırlıydı. Artık çocukların dışarda, açık havada oynamaları
tehlikeliydi, sürekli içerde olmak zorundaydılar. Bir iki yıl sonra da
hayvanlar özürlü doğmaya başladılar, kimileri iki başlıydı. Kimileri
bazı organlarından yoksundu.

Sasha'nın kuzenlerinden biri de Çernobil patlama sırasında itfaiyede
görevliydi ve kısa bir süre sonra öldü. Eşi ise şu anda Çernobil'de
yaşananlar nedeniyle hastadır.

"Bu ilk kez olmadı. Orada çalışanlar bazen altı ay tatil yaparlardı.
Niye? Bir açıklaması olmalı. Sasha'nın ailesinin köyünde bazen sebzeler
kururdu. Niye? Eğer başka ülkeler devreye girmeseydi, biz asla
öğrenemeyecektik Çernobil'de ne olup bittiğini."

Çernobil sonrasında Belerus'ta kanser hastalığında alabildiğine artış
olduğunu vurgulayan Natasha, Sasha'nın annesinin Çernobil sonucunda
kanser, kuzenlerden birinin çocuğunun kemiklerinden hasta olduğu,
söylüyor. Nedeni açık: Çernobil.

Çernobil'den etkilenenlere özel kartlar verildi. Natasha, Sasha ve iki
oğullarının da kartları var. Bu onlar nereye giderse gitsin Çernobil'den
etkilendiklerini ve özel tıbbi muamele görmeleri gerektiğini belirten
bir kart. Kartı olanlar beş yıl önce emekli olma hakkına sahipler.
Onlara, Rusya ve Belarus'ta ve daha fazla emeklilik maaşı veriliyor.

Neden Amerika'ya göçe karar kıldıklarını sorduğumda "Her şeyden önce
Çernobil nedeniyle" diyor. İkinci neden ise askeri zorunluluk diye
açıklıyor. Oğullarının askere gitmesini istemedikleri için de askerliğin
zorunlu olmadığı Amerika'yı seçmişler kendilerine ülke olarak.

Amerika'ya ilk geldiklerinde bütün göçmenler gibi onlar da çok
zorluklarla karşılaşmışlar. "Dil bilmiyorduk, Amerikan kültürünü
bilmiyorduk, nasıl, nereye gideceğimizi bilmiyorduk" diyor.

Eğer üç yılda bir şeyleri değiştiremezlerse geri dönmeyi planlamışlar.
İki yıl sonra, gönüllerindeki iş olmasa da idare edebilecekleri bir iş
bulmuşlar, ev almışlardı. Oğulları büyümeye başlamıştı. Daha rahattı her
şey çocuklar için. Önce çocukları Rusya'dayken neye sahip değilse onları
aldılar, oyuncaklar, bisiklet, bilgisayar... Artık dışarı
çıkabilmelerinde bir sakınca yoktur. Çocukların kısa sürede İngilizce
öğrenmeleri onlar için yaşamı kolaylaştıran bir başka etmen oldu.

Kötü davranışla karşılaşmıştı...

İlk defa The Martin Group'ta müşteri temsilcisi olarak çalışmaya
başladığında aldığı ikinci telefonda bir müşteri ona kim olduğunu, hangi
ülkeden geldiğini sormuş ve ona göçmenlerden nefret ettiğini söylemişti:
"Anlamıyorum The Martin Group niye sizin gibileri işe alıyor" demişti.
Natasha'nın tepkisi ise sadece ağlamak olmuştu.

Çernobil olmasaydı, şu anda nereyi seçerdin diye sorduğumda yanıtı "Ben
Chachersk'te yaşadım, 1986 öncesinin Chachersk'ini tercih ederdim elbet.
İyi bir işim vardı, neye ihtiyacım varsa vardı, benim geleceğim,
çocuklarımın geleceği oldukça mükemmeldi. Her şey değişti. Çernobil
nedeniyle, ayrıca politik olarak da değişti. Şimdi her şey değişik.
Şimdi geri dönmek istemem, ama önceleri her şey iyiydi" şeklinde oluyor.

Amerikan yaşamına alışmasına ve burada yaşamaya karar vermesine karşın,
önceki yaşamını çok özlüyor.

"İşimi özledim, öğrencilerimi, oradaki yaşantımı... Şimdiki işim benim
gerçek işim değil, ama ben burada öğretmenlik yapamam. Belki benim
çocuklarım yapabilir" diyor.

Aynı işyerinde çalışan göçmen olarak ben ve yine Rusya'dan gelme Galina
tatil hakkımızı memleketimizde geçirmenin düşlerini kuruyor ve
birbirimize anlatıyoruz bu düşleri. Natasha "benim gidecek şehrim yok
ki" diyor. *

         

DARFUR’DA PETROL PAYLAŞIM KAVGASI 
Birgün Gazetesi, :01 01 Mayıs 2006'da yayımlandı
CEMİLE ÇAKIR / Afrika Birliği'nin Sudan'a, 2003 yılında başlayan çatışmaları durdurmak için, Cancavid militanlarını silahsızlandırma ve sivillere saldırıyı durdurması için tanıdığı süre dün doldu. Nijerya'nın başkenti Abuja'da yapılan barış görüşmelerinde Afrika Birliği, Sudan hükümetine sunduğu barış planını Sudan kabul ettiğini bildirdi.
Çatışmalar, açlık ve kötü koşullar nedeniyle üç yılda 300 bine varan insanın öldüğü Sudan'ın Darfur bölgesinde 1.8 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. 200 bin kişi ise komşu ülke Çad'a sığındı. 2003 yılında başlayan ve hâlâ devam eden iç savaşın toprak paylaşım kavgası olarak ortaya çıkmış olsa bile, ardında büyük devletlerin petrol savaşı olduğu iddia ediliyor. Bölgede bulunan petrol nedeniyle ABD, İngiltere, Çin, Rusya ve Fransa gibi büyük devletlerin müdahalesi ile çatışmaların daha da tırmandığı öne sürülüyor.
2003'ten bu yana devam eden Darfur iç savaşını Kofi Annan, Hint okyanusundaki Tsunami'den sonra son yılların en büyük felaketi olarak değerlendirmişti. Geçtiğimiz günlerde İngiltere Parla-mentosu'na sunulan bir rapora göre, 2003 yılından bu güne 300 bin kişinin öldüğü bildiriliyor. Yine BM'ye göre son 18 ay içinde ölenlerin sayısı ise 180 bin. Çatışma nedeniyle 1.8 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kalmış ve 200 bin kişi ise Çad'daki mülteci kamplarında yaşıyor.
TOPRAK VE SU İÇİN SAVAŞ
Sudan'ın Darfur bölgesinde iki farklı grubu arasında, Arap olmayan, tarımla uğraşan kabilelerle göçebe Arap kabileler arasında toprak ve suyu bölüşme konusunda çıkan anlaşmazlıklar Darfur iç savaşının çıkış noktasını oluşturuyor. 2003 yılında iki bölgesel isyancı grup, -Adalet ve Eşitlik Hareke-ti(JEM) ve Sudan Özgürlük Hareketi(SLM), hükümeti Arap olmayanları, Arapların çıkarına ezmekle suçladı. SLM Fur ve Masalit'lerle ilişki içindeydi, JEM ise Kuzey Darfur'un yarısını elinde tutan Zag-wara'larla.
Çatışmalar JEM ve SLM gerillalarının hükümet güçleri ve kuruluşlarına saldırıları ile başladı. Hükümet Arap kabilelerden oluşan Cancavid'lerin de desteği ile yoğun bir hava saldırısı gerçekleştirdi. Hükümet ise Cancavid'lerle ilişkisi olduğunu reddediyor ve onları 'Hırsızlar ve gangsterler' olarak tanımlıyor olsa da Sudan ordusu ile Cancavid'lerin iç içe olduğu öne sürülüyor. Bu çatışmalar giderek Araplar ve çiftçi Arap olmayan gruplar arasındaki çatışmaya dönüştü.
DARFUR'A FARKLI BAKIŞLAR
Bu kadar büyük bir dram karşısında grupların tavırları da açık farklılıklar gösteriyor. Darfur'daki katliamların durdurulmasını isteyen Save Darfur grubu ABD'nin devreye girip bölgeye asker göndermesi konusunda bir kampanya bile başlatmışken, ABD'nin başına milyonlarca dolan ödül koyduğu Usame Bin Ladin ise, geçenlerde yayınladığı ses bantı ile bölgedeki BM gücünü batının haçlı güçleri olarak değerlendirmiş ve bütün Müslümanları BM güçlerine karşı savaşmaya çağırmıştı. Oscar ödüllü ABD'li aktör George Cloony ise Darfur'daki iç savaşın durdurulması için uluslararası çabanın arttırılması çağrısı yapıyordu.
Darfur konusu BM Güvenlik Konseyi'ne de getirildiğinde, gerek ABD'nin bölgedeki çıkarları, gerekse de Rusya ve Çin'in petrol ilişkileri nedeniyle bir karar çıkmasının zor olduğu bildiriliyor.
ABD'li sosyalist partilerden Workers World yöneticilerinden Deirdre Griswold "ABD ve İngiltere Darfur'da acı çeken insanları kullanarak, Sudan hükümeti üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyorlar. Onların ilgilendiği ise Darfur bölgesinde keşfedilen petrol. Bu arada komşu Çad'da eskiden sömürgeci güç olarak var olan Fransa hükümeti ve Sudan'ın petrol kaynaklarını geliştirmede önemli bir rol üstlenen Çin ile de bir rekabet söz konusu" diyerek 'emperyalist ülkelerin bölgede savaş kışkırtıcılığı yaptığını iddia ediyor.
Sudan Tribune gazetesinde Frida Berrigan bölgedeki petrol savaşına dikkati çekiyordu. Sudan'ın 1998 yılından 2001 yılına petrol gelirlerinin sıfırdan yüzde 42'lere çıktığını, 580 milyon dolarlık petrol gelirinin yüzde 60'ının ordu harcamalarına ayrıldığını söylemişti. Berrigan'a göre Çin, Malezya, Hindistan şirketleri petrol çıkarma işinde var olmayı sürdürdü. Çin Sudan'ın kuzeyindeki petrolleri işletiyor. Teksas kökenli Marathon Oil, Fransız Total Corp ile birlikte güneydeki petrol kuyularını işletiyorlar. Marathon Oil ayrıca Bush'un seçim kampanyalarında en büyük destekçilerinden biriydi.
ABD'nin Sudan'la ilişkisi ise oldukça karmaşık. 1998 yılında ABD El Kaide lideri Usame Bin Ladin'i barındırdığı gerekçesiyle Sudan'da bir ilaç fabrikasını bombalamıştı. Yapılan açıklamada fabrikanın biyolojik silah ürettiği ileri sürülmüştü. Fakat Eski ABD Adalet Bakanı Ramsey Clark'ın başkanlığında bir International Action Center delegasyonu bölgeye gitmiş ve fabrikada sadece ilaç üretildiğini açıklamıştı.
Daha sonra ABD ve Sudan ilişkileri düzelmiş, hatta ABD Sudan'a 2003 yılında 7 milyon dolarlık ekonomik yardım yapmıştı. 2005 yılında Başkan Bush Sudan hükümeti ile 'yakın istihbarat ilişkileri' içinde olduklarını açıklamıştı. Ama Bush hükümeti, bölgedeki egemenliğini sağlama almak için, her zaman bir askeri işgali gündemde tuttu. Bush 29 Mart 2006'da NATO güçlerinin Sudan'a müda-1 hale etmesi gerektiği açıklamasını yaptı. Haikona j Afrika internet sayfasında yer alan yazısında Greg ; Butterfly ise Bush'un bölgeye NATO askerleri gönderme planının ikinci bir Irak yaratmak anlamına geldiğini söylüyor.
Bölgede soykırım yapıldığını söyleyen ve insan ; hakları ihlallerinde adı geçen, aralarında Sudan ; hükümet yetkililerinin de olduğu 51 kişinin Ulusla-: rarası Savaş Suçları Mahkemesinde yargılanmasını istiyen BM Güvenlik Konseyi uzun süren tartışmanın ardından dört Sudanlıya ambargo getirdi.
DARFUR'UN DOMİNO ETKİSİ
Darfur iç savaşının ayrıca Afrika'nın merkezinde bir deprem etkisi de yarattığı belirtiliyor, independent gazetesinde yer alan bir açıklamasında BM Sığınmacılar Yüksek Temsilcisi Antonio Gutteres "Darfur, bütün bölgede büyük bir sarsıntıya yol açan bir depremin merkez üssü olabilir" diyordu. Afrika'nın merkezindeki Darfur çatışması giderek çevre ülkelere de sıçrama eğilimi gösteriyor. Afrika Birliği'nin çatışmaları durdurmak için bölgede 7 bin askerleri bulunuyor. Bölgede barışın sağlanması için Afrika Birliği'nin sunduğu planı Sudan hükümat kabil etti. Bütün devletlerin ilgilendiği Sudan ve Darfiır'a insani yardım etmeye sıra gelince işler değişiyor. Bölge için gerekli olan 746 milyonluk insani yardım yerine BM Dünya Yiyecek Programı Sudan için ancak 238 milyon dolar ayırabildi. Bu açlıkla karşı karşıya olan 6 milyon insanı etkileyeceği belirtildi.


Kilise, seks ve siyaset...
Cumhuriyet Dergi 07.07.2002'de yayımlandı
Boston'da, muhalif çevrelerin buluşma noktası olan bir kilise... Rahibi David Carl Olson,  cinsel kimliğini eşcinsel, siyasi görüşünü ise sosyalist diye tanımlıyor. Dünya çapında rahiplere yönelik cinsel taciz
suçlamalarını ve 11 Eylül sonrasını yorumluyor.

Amerika'da Katolik Kilisesini sarsan seks skandallarının uzağında
duruyor papaz David Carl Olson. Onun mekânı Boston'daki muhalif
çevrelerin buluşma yeri olan The Community Church Of Boston. Geleneği
ise ilginç. Her türlü azınlığa kucak açmış tarihi boyunca... Sacco ile
Vanzetti'nin idamına da Vietnam Savaşı'na da karşı çıkmış bir kilise
burası... David Carl Olson da bir eşcinsel. Onunla 11 Eylül saldırısından cinsel tacize pek çok şey konuştuk.

*11 Eylül saldırısından sonra Amerika'da Müslümanlara yönelik bir
ayrımcılık gündeme geldi. Bu konuda çabalarınız neler oldu? *

** 11 Eylül'den sonra biz Boston'daki Müslüman örgütlerle ilişkiye
geçmeye çalıştık ve onlara dedik ki "her türlü saldırı karşısında biz
sizinleyiz." Birlikte ortak törenler düzenledik. Bizim birliğimiz her
hafta sonu cadde kenarında elinde pankartlarla Afganistan Savaşı'na,
Filistin'e yönelik İsrail saldırısına karşı duran insanlardan oluşuyor.
Biz ayrıca International Action Center ile birlikte Müslümanlara yönelik
ayrımcılığa karşı caddelerdeydik. Biz Müslümanlara yönelik her türlü
saldırıyı kınıyoruz.

*Din hep bir savaş nedeni olarak kullanıldı tarih boyunca. *

** Bizim birliğimiz I. Dünya Savaşı'nın tamamıyla yanlış olduğu
düşüncesinden doğdu. Bütün insanlık büyük bir ailedir. Bir ulusun bir
başka ulusa, bir dinin bir başka dine karşı savaşı bu insanlık ailesini
parçalar. Biz ayrıca biliyoruz ki, din, savaşın gerçek nedeni olan
ekonomik çıkar çatışmalarını gizlemek için kullanılmaktadır. Gerçek
neden politikadır, İngiltere Hindistan'ı, Pakistan'ı böler ve savaş
başlar Müslümanlarla Hindular arasında. Bu savaş aslında Müslüman ve
Hindu savaşı olmaktan çok, İngiltere'nin güçlü bir ulusu zayıf
devletlere bölme politikalarının bir sonucudur. İrlanda'daki mücadele de
daha çok ekonomiktir, toprağı, ekonomik kaynakları kimin kullanacağı
üzerine bir savaştır. Dini savaşların yanlış olduğunu, ama aslında
bunların ekonomik ve politik nedenlerin bir maskesi olarak
kullanıldığını düşünüyorum.

*Çok sayıda rahibin çocuklara sarkıntılık ettiği Kardinal Bernard Law
'un da içinde olduğu Katolik Kilisesi yetkililerinin bütün şikâyetleri
örtbas etmeye çalıştıkları ortaya çıktı. Bugünlerde Amerika'da,
özellikle de Boston'da gündemde olan seks skandalı hakkında ne
düşünüyorsunuz? *

Bütün bunlar bir kez daha ortaya çıkardı ki Katolik Kilisesi çok katı
hiyerarşisi ve ortaçağdan kalma yapısı ile kendini modern çağda korumaya
çalışıyor. Bugünlerde bütün kilise yetkilileri bu ahlak dışı ilişkilerin
kaynağını, bulunduğu dini yapılanmaya bağlı olarak çözmeye ve anlamaya
çalışıyor. Din çok samimi bir şekilde tanrısallığa ve insanlığa bağlı
olmayı gerektiriyor. Fakat bu ruhsal olarak çok yakın olmayı
gerektiriyor, fiziksel olarak değil.

Sorun insanların acı çekmesi açısından çok büyük, istatistiki yanıyla da
çok büyük değil. Hiçkimseye acı çektirilmemeli. Burada bazı papazların
yanlış davranışları, toplumda diğer noktalara, insanların nasıl
fakirleştiğine, göçmenlerin maruz kaldığı baskılara, ekonomik
bozukluklara bakmamızı engeller hale geldi.

*Bu sorunda Katolik kilisesinde evliliğin yasak olmasının, eşcinsellere
ve kadınlara kapalı olmasının payı var mı?*

Boston College profesörlerinden aynı zamanda kilise içinde liberal
kanatta yer alan Thomas Groom kilisenin orta çağ yapılanmasını kırıp,
bütün bu ahlak bozuklukların tartışmaya açılmasını önerdi. Ama Katolik
Kilisede bunların olabilmesinin hiçbir olasılığı yok gibi. Amerikan
Katolik Kilisesi kadınların kilisede çalışabilmesine izin verebilmeli.
Özellikle Boston'da. Kardinal Bernard Law, orta çağdan kalma Katolik
Kilisesinin ve Papa'nın en tutucu temsilcisi. Katolik Kilisesinde bu
seks skandalının tartışmaya açılmasını savunan bir grup var.

Protestan kilisesinde evliliğe izin olmasına, kadın ve eçcinsel
papazlara izin verilmesine rağmen arada gene cinsel saldırılar olmuyor
değil. Papazlara insanlarla ilişkide fiziksel yakınlaşma değil ruhsal
yakınlaşmanın önemi öğretilmeli. Bütün bu kilise yetkililerinin kendi
sınırlarını bilmelerini gerektiriyor.

*Bu kilisenin McCarthy döneminde komünistlerin buluşma yeri olduğu
söyleniyor. Bu doğru mu? *

Boston Devlet Binasında kayıtlar var buna dair. Bu kayıtlarda "Komünist
Parti'nin merkezi The Community Church Of Boston'dır" der. Bu doğru.
Fakat bu kilisenin tamamının komünist olduğu anlamına gelmez, fakat
bizim kilisemiz der ki, "her toplum kendini ifade edecek bir yer bulmalı."

Biz komünizmi desteklemenin demokrasinin bir gereği olduğunu
düşünüyoruz. Fakat Hitler yanlıları kilisemizde buluşmak isteselerdi
izin vermezdik, çünkü onların amacı demokrasiyi geliştirmek, topluma
hizmet etmek değil, kini ve nefreti geliştirmektir. Bizim politikamız,
eğer bir grup kendine toplanmak için yer arıyorsa, anarşist, sosyalist,
demokrat, liberal kapımız onlara açıktır.

*Pekiyi kişisel bir soru, nasıl bir aile ve ne çeşit bir dini eğitimden
geldiniz? *

** Rhode Island'da doğdum, babam fabrika işçisi, annem de ev kadınıydı.
Altı çocuğun en büyüğüyüm. Kardeşlerim okula gidince annem yarım günlük
işlerde çalışmaya başladı. Biz gerçek çalışan sınıftan bir aileydik.
Etnik olarak baba tarafım İsveçli, anne tarafım ise İrlandalı, fakat
benim üç kuşak atalarım Amerika doğumlular ve biz gerçek Amerikalı
sayılabiliriz.

*Bir çok kez bu kiliseye geldim, Pazar ayinlerine de. Ama hiçbir dini
yan göremedim. Nasıl bir dinin kilisesi bu? *

Bu toplulukta değişik geçmişten gelen insanlar var. Bir çoğunluğu ise
Yahudi kökenli. Bazen biz İncil'den parçalar okuruz, bazen de Yahudi
duaları, bazen de Kuran'dan, tabii ki İngilizce olarak parçalar okuruz.
Bizim hissettiğimiz insanların bize yakın olması, Tanrının bizden uzak
olmasından daha önemlidir. Biz birbirimize hoşgörü göstermenin,
birbirimize yaklaşıp adalete biraz daha yaklaşmanın yollarını arıyoruz.

*Bu kilisede ayrıca bir sürü politik toplantılar örgütleniyor, örneğin
Amerikanın dış politikasını eleştiren toplantılar bunlar. *

Sorun sadece Amerikan dış politikasına karşı çıkmak değil, bütün bir
insanlık için, bütün dünya için en iyi olanın ne olduğunu bulmak. Bizim
bütün dünya için inandığımız politika, Tanrının açıklaması olan
demokrasidir; bütün katılımcılar için nasıl yaşayacaklarına, nasıl
inanacaklarına karar vermeleridir. Biz politikanın kilise dışında
kalması gerektiğine inanmıyoruz. Politika kilisenin içine gelmeli,
kilise de dış dünyaya açılmalı.

*Sosyalizm hakkında ne düşünüyorsunuz? *

** Kişisel olarak ben sosyalizme inanıyorum. 20. yüzyılda Hristiyan
toplumda geniş ölçüde sosyalist hareket var. Biz inanıyoruz ki İsa da
ihtiyacı olanların ihtiyaçlarına göre paylaşım üzerine kurulu bir
toplumdan söz etti. Hepimiz çalışmalıyız ve elde ettiklerimizi bölüşmeli
ve birbirimizi korumalıyız. Ben kardeşimin bakıcısıyım, o da benim. Bu
hem bizin dini düşüncemiz, hem de sosyalist düşüncemiz.

Kilisemizin 1980'lerde silahlı ayaklanmaların olduğu Orta Amerika
ülkelerinde, Nikaragua'da Sandinista'lar, Salvador'da, Guatemala'daki
sosyalist hareketlerle iyi ilişkileri vardı. Şu anda Küba ile
ilişkilerimiz var. Küba'nın mükemmel olduğunu söyleyemem ama, ideal bir
toplum... Çocukları düşünür ve korur, konut, sağlık ve eğitime önemli
ölçüde kaynak ayırır. Biz de bu tarzda bir toplum görmek istiyoruz.

*Geçen yıl, bir kilisede Bir Mayıs'la ilgili bir tiyatro sahnelediniz.
İşçi mücadelesi ile kilisenin ilişkisi konusunda neler söyleyeceksiniz. *

** 1886'da Amerikan işçilerinin sekiz saattlik iş günü mücadelesi
sonucunda oluşmuş bir bayram. 1 Mayıs uluslararası işçi bayramı fakat
Amerika'da kutlanmıyor. Congregational Church Of Christ olarak biz 1
Mayıs'ı işçi bayramı olarak anıyor ve kutluyor. İnanıyoruz ki her türden
kilise ile işçi hareketi birlikte çalışabilir. Birlik olarak biz, otobüs
şoförleri, hemşireler, otel işçilerinin direnişlerinde saflardayız.
Ayrıca pazar ayinlerimizde işçi temsilcilerine ve mücadelesine yer
veriyoruz. İşçi mücadelesi demokrasi için anlamlı bir yer oluşturuyor.

*Ya "Pastors for Peace / Barış için Papazlar" örgütü?*

** Farklı mezheplerden ve dinden insanların bir araya gelerek
oluşturdukları bir örgüt, biz de bunu n içindeyiz. Müslümanlardan kimse
var mı bilemiyorum, ama New York'ta bazı ilişkilerin olduğunu biliyorum.

*Ya çeşitli kesimden azınlıklarla ilişkiler, Siyahlar, Kızılderililer,
ayrıca eşcinsellerle ilişkiler... *

** Bizim kilisemiz herkese açık. Ben eşcinselim. Cinselliğimin bir sır
olmayıp, cinsel yaşamın kişisel olduğunu anlamak her zaman bir keşiftir.
Her toplum kiliseyi etkiler ve kilise de bu durumu kabul etmek zorunda
kalır. Siyahlara gelince, pazar ayinlerinde bir iki Siyah var bize
katılan, fakat biz bu konuda çaba göstermeliyiz. Biz Siyah konuşmacılar
bulmaya çalışıyoruz, ayrıca Siyah toplumla da iyi ilişkiler kurma çabası
içindeyiz. *

----------------------------------------------

*Congregational Church Of Christ:* Protestan mezhebinin her kilisenin
kendi kendini yönetmesine dayanan bir kolu.

*International Action Center: * Amerikan Adalet Eski Bakanı Ramsey Clark
ile Workers World partisinin birlikte oluşturduğu, Amerikan dış
politikasına karşı mücadeleyi ötgütleyen bir koalisyon örgüt.

/David Carl Olson, üç kuşak Amerikalı; azınlıklara kucak açmış bir
kilise görevlisi./

          Pazar Dergi 14.04.2002

------------------------------------------------------------------------
**

*4 Nisan, siyah lider Martin Luther King' in 34. ölüm yıldönümüydü.
Mücadele içinde siyah liderin yanında yer alan onun korumalığını yapan
Robert Trynham, yaşadıklarından kesitleri, Boston'da Cemile Çakır'a
anlattı: "Kara Panterler'e üye oldum. Bütün büyük liderlerimiz
öldürülünce politikadan çekildim." *

"King'in korumasıydım"

CEMİLE ÇAKIR / BOSTON

Robert Trynham, ne zaman Martin Luther King'den söz açılsa, "Bir düşüm
var" diye başlayan konuşmasını yaptığı görkemli gösteriye (1963)
katılanlardan biri olduğunu vurguluyor. Trynham'la Boston'da
konuşuyoruz. En çok gurur duyduğu iki şey var: Bir zamanlar King'in
korumalığını yapmak ve Kara Panterler'e üye olma. Önce yıllar öncesine,
okul yıllarına, siyahların kavga yıllarına dönüyoruz.

Arkadaşları arasındaki adıyla Bob T., Batı Virginia'dan bir maden kömürü
işçisinin oğlu. 1934'te dünyaya gelmiş. Altısı erkek, sekiz kardeşler.
Doğum günü ise Abraham Lincoln'ün doğum günüyle aynı: 12 Şubat. Doğum
gününün köleliğe karşı mücadelede önemli bir isim olan Lincoln'ün doğum
günüyle çakışması, bu günü ailesi için daha özel kılmış. Annesi o
dönemde siyahların gidebileceği tek üniversiteyi bitiren az sayıda
kadından biri. Annesinin çok güzel, ama çok sert bir kadın olduğunu
söylüyor. "Babam bizi asla dövmezdi, ama o bize baktığında tir tir
titrerdik" diyor. Kamçı yerine kullanılan söğüt çubuklarını da bulup
getirmeye onları yollarmış anneleri. Dayak yediklerinde susmaları
gerekirmiş, eğer çığlık atarlarsa, anneleri daha da fazla dövüyormuş.

Babası hakkında söylediği ilk şey sendikal mücadele. "Babam güçlü bir
sendika adamıydı" diyor. 1950'lerde kömür madencilerinin grevini
örgütleyenlerden biri de babası. "Ben de onlarla birlikte madene
giderdim. Maden girişinde büyük bir ateş yanardı. Eğer birisi madene
girip çalışmaya kalkarsa grevciler ateş edip vururlardı. Bazıları
yorulduğunda eve giderse, yerini bir başkası alır ve nöbet sürerdi.
Annem de nöbet tutardı, onun da tüfeği vardı. Grevciler, çok yakın
zamana kadar da aynı şeyi yapardı."

Çocukluğunda geceleri yakılan haçları anımsıyor. Bu Hıristiyanlığa bir
tepki. Kölelikle, köle sahiplerinin dini olan Hıristiyanlık ideolojisini
birleştiren siyahlar, tepkilerini haç yakmakla gösteriyorlar.
"Annem-babam bizden gizlemeye çalışırdı bunları" diyor. Biraz daha
büyüyünce o da aileden gizli de olsa kendince mücadelenin içinde yer
alıyor. Geceleri ormanda toplanan, siyahlara karşı terör hareketinin
temel örgütü beyaz Klu Klux Klan üyeleri... Gecenin karanlığına
sığınarak onları izleyen ve kardeşlerini de yanına alarak onları
taşlayan ise Bob T.

"Ben o zamanlar belki 13, belki de 15 yaşlarındaydım ve o adamların iyi
şeyler için toplanmadıklarını biliyordum. Ormanda atış talimleri
yaparlardı. Ben kardeşimle, ağaçların arkasına saklanır, onları
taşlardık. Karanlık olduğundan bizi göremezlerdi."

Sonra da kaçarak eve döner, kimseye görünmeden verandadan kendi odasına
tırmanırdı... Bir gün komşulardan biri öğrendi ve babasına şikâyete
geldi, o sırada o, arka balkondan gizlice içeriye girmişti bile. Babası
da ona "Çık yukarıya bak, benim oğlum uyuyor" dedi. Onlar yukarı
geldiğinde ise derin uykudaymış numarası yaptı.

"Biz Klu Klux Klan üyelerinin mahallemizde bazı kişileri öldürdüklerini
biliyorduk. Daha sonra onlar yakalandılar ve hapse gittiler. Bugün
terörist diyorlar bazılarına. Asıl terörist olan, o zaman Klu Klux Klan
üyeleriydi" diyor.

Onun doğduğu Batı Virginia, siyah ayrımcılığı açısından geçiş
noktasındaydı. Güney eyaletlerinde siyahlara yapılanlar Batı Virginia'da
yapılamazdı, ama yine de siyahlarla beyazların gittikleri yerler
ayrıydı. Bob T. ilk olarak, ön koltukta oturup beyazlara yer vermeyi
reddettiği için tuıtuklanan Rosa Parks'ın direnişine katılmış:

"Ben ve erkek kardeşim öne otururduk, üstelik para da vermezdik. Şoför
bizden korktuğundan bir şey diyemezdi. Bizim de ayrımcılığa direnişimiz
bu şekilde oldu."

Siyahlarla beyazların gittiği okulların ayrı olduğu yıllardı. Ben, Batı
Virginia'da siyahlara mahsus bir lisede her sabah yinelenen Siyah Ulusal
Marşı'nın söylenmesine önderlik eden gençlerden biriydim. Kardeşim, 20
mil uzaklıktaki siyahlara ait, ilerici bir yapısı olan, kurucusu siyah
özgürlük hareketinin önemli isimlerinden W. Dubois'in adıyla anılan
liseye gitti. Bir grupla birlikte mahallede siyah-beyaz ayrımcılığının
kalkması için çalışmalar yaptım. Bu benim için ilerici çalışmaların ilk
başlangıcıydı" diyor.

Liseyi bitirdiğinde babası kendisiyle birlikte madende çalışmasını
önermiş, ama o reddetmiş. "Her gün bir kişinin cesedinin çıkarıldığını
görürdük. Bazen ocak göçerdi" diye anlatıyor bu karşı çıkışın nedenini.
Kore Savaşı başladığında birdenbire beyaz adamlar belirdi mahallede ve
yaşı tutan siyah gençleri savaş için toplamaya başladılar. Okullara bile
sızdılar, alıp askere gönderdiler. Bir süre sonra da gidenlerin
cesetleri dönmeye başladı. Bob T. asla savaşa gitmeyeceğini düşünmeye
başlamış. Batı Virginia'da, 18 yaşına gelen her gencin askerlik
yoklaması yaptırması gerekiyordu.

"Ben 18 yaşına geldiğimde 15 yaşında olduğumu söylüyordum. Batı
Virginia'dan ayrıldım, New York'a gittim, dolaştım, sonra Boston'a
geldim. Artık 23 yaşındaydım, evlenmiştim, iki çocuğum vardı ve savaşa
gitmekten kurtulmuştum."

Martin Luther King...

1960'larda siyah özgürlük hareketi başladığında o Boston'daydı.
Mücadelenin içindeydi. "1963 yılında Dr. Martin Luther King'in 'Bir
düşüm var' diye başlayan ünlü konuşmasını yaptığı mitingde ben de
Washington D.C.'deydim. Boston'a geldiğinde, Colombus Caddesi'nden Park
Caddesi'ne yapılan yürüyüşte onunlaydım. Martin Luther King ne zaman
Boston'a gelse, ben onun 'bodyguard'lığını yapıyordum. Hatırlamıyorum,
belki on kez geldi Boston'a. Ben yanında olduğum sürece kimsenin ona
dokunamayacağını söylüyordum."

Bu sözler ağzından dökülürken Bob T'nin yüzüne çaresizlikle bütünleşen
bir acının ifadesi oturuyor. Çünkü Martin Luther King, o günlerde, 4
Nisan 1968'de öldürülüyor. Bu, bütün siyahlar gibi Bob T'yi de çılgına
döndürüyor. 100'den fazla şehirde siyahlar sokaklara dökülüyor,
beyazlara ait evler yakılıyor...

"Açıklıkla söyleyebilirim ki ben ev yakmadım, ama oradaydım. Üç otobüs
polis geldi ve siyah kalabalığı yatıştırmaya çalıştılar. Ben de yanan
evlerden birindeydim. Polis bana sorduğunda onlara sadece kaçan tavuğumu
almaya geldiğimi söyledim."

Aynı yıllarda siyah hareketin önemli isimlerinden, Boston'a sık sık
gelen Malcolm X ile ilişkisi ise bir kez el sıkışmaktan ileri gitmemiş.
Sadece bir kez Malcolm X'in bir zamanlar katıldığı örgüt olan Ulusal
İslam'ın toplantısına gitmiş, o kadar. Ama Muhammed Ali, Elijah
Muhammed, Jesse Jackson gibi siyah öncülerle tanışmıştı. Her zaman
kendisini tanıtırken söylediği Kara Panter partisi üyeliği ise gönülde
yatan bir özlemin ifadesiydi. Kara Panterler o kadar güçlü ve örgütlü
değildi Boston'da, ama Bob T. onların toplantılarına da katıldı. "Aktif
olarak üyesi olmasam da kendimi hep Kara Panter üyesi olarak tanımladım"
diyor. Fakat 1968'lerden sonra Kara Panter üyeleri tek tek öldürülmeye
başlayınca karamsarlığa kapılmış ve içine kapanmış. Bu çekilmeyi "Benim
bütün büyük liderlerim öldürülmüştü. Gidebileceğim hiçbir parti, hiçbir
grup kalmamıştı, en azından ben öyle hissettim" diye özetliyor.

1980'de Bob T. yeniden hareketin içinde buluyor kendini. 1970'lerde kuru
temizleme işini denedi, ama yeterli kredi alamayınca iflas etti,
ardından da okul servis araçlarında şoför olarak çalışmaya başladı. 1980
yılında kendisi gibi otobüs şoförü bir kadının daveti üzerine Washington
D.C.'deki bir mitinge gitti. Bu onun sosyalist hareket ve mücadele ile
yeniden buluşmasıydı. Sonra Workers World partisiyle birlikte çalıştı,
1988 yılında da Massachusetts eyaletinden Workers World partisinin
senato adayı olarak seçimlere katıldı. Amaç o dönemde kimsenin karşısına
çıkmaya cesaret edemediği aşırı sağcı bir adayın (Billy Bulger'ın)
karşısına çıkmaktı. Bob T'ye para ve mevki teklif edildi, ama o bunları
reddetti. Seçimi kazanamasa da yüzde 21 oranında oy aldı. "Çünkü" diyor,
"ben çalışanları temsil ediyordum".

Bunca yıllık mücadele durmadı, her anında mücadelenin içindeydi. Kimi
zaman Farakan'ın liderliğini yaptığı "Ulusal İslam"ın toplantılarına
katıldı. Bir gün gelip "Biliyor musunuz, bizim atalarımız kölecilikten
önce Müslümanmış" dedi ve çoğu siyah gibi kendine bir Müslüman adı
seçti, sonra da "Bunlar şaka" diyerek gülüp geçti. Ama her zaman
övünerek anlattı Martin Luther King'in o ünlü mitingine katıldığını ve
gönüllü olarak onun koruması olduğunu; yüzünde gurur ve liderinin
öldürülmüş olmasının verdiği acı bir ifadeyle... *